“İstanbul Bulutu”nda bir “Üvercinka”

“İstanbul Bulutu”nda bir “Üvercinka”

1959 Yeditepe Şiir Armağanı: Cemal Süreya ve Arif Damar

1955 yılında başlayan Yeditepe Şiir Armağanı ilk olarak Oktay Rifat’ın “Karga ile Tilki” adlı kitabına verilir. 1956’da “Asu” kitabıyla Fazıl Hüsnü Dağlarca, 1957’de Behçet Necatigil “Eski Toprak” kitabıyla, 1958’de Edip Cansever “Yerçekimli Karanfil” ile ödülü kazanır.

1959 yılındaki Yeditepe Şiir Armağanı jürisi, ilk elemenin ardından ikinci elemeye altı eser bırakmışlardır. Bu eserler: Duru Gök (Sabahattin Kudret Aksal), Eller Ekmeğe Doğru (İlhan Demiraslan), Galile Denizi (İlhan Berk), İstanbul Bulutu (Arif Damar), Karşılama (Mehmet Başaran) ve Üvercinka (Cemal Süreya).

İkinci eleme için yapılan toplantıda da Galile Denizi, İstanbul Bulutu, Duru Gök ve Üvercinka en çok oyu alan eserlerdir. Bu kitaplar arasında en çok oyu Üvercinka alırken, diğer eserler eşit oy alır. Finale kalacak diğer iki eser üzerinde tartışmalar yaşanır. Bu tartışmaların sonrasında finale kalan diğer eserler; Arif Damar’ın “İstanbul Bulutu” ile Sabahattin Kudret Aksal’ın “Duru Gök” olur.

Son seçimlerde ise oylar şu şekilde dağıtılır: Duru Gök (Toplantılara katılamayıp oyunu önceden yazılı olarak bildiren Oktay Akbal tarafından), İstanbul Bulutu (Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat ve Vedat Günyol tarafından 3 oy), Üvercinka (Adnan Berk, Memet Fuat ve Hüsamettin Bozok tarafından 3 oy). Eşitlik olduğundan dolayı bir daha seçim yapılmış lakin en fazla oy bir tek eser üzerinde toplanılamamış.

Bu durum karşısında 1958 Yeditepe Şiir Armağanı, ilk ve son olarak iki şairi birden ödüllendirir; Arif Damar ve Cemal Süreya.

Yeditepe Şiir Armağının sonucu belli olduktan sonra Arif Damar, Cemal Süreya üzerine bir yazı yazar: “Ben Esmerim, Cemal De…” (Yeditepe Dergisi, Sayı:171). Cemal Süreya ise şiir armağanı öncesinde “Osman Mazlum” imzasıyla Pazar Postası’nda  Arif Damar için “Mavisini Dağıtan Uslu Çiçek” adlı yazıyı yazar.

Martı Sahaf okuyucuları için bu iki yazının tamamına yer veriyoruz.

“Ben Esmerim, Cemalde….”

Cemal esmer, ben de esmerim. Aslında benim çok az sarışın arkadaşım oldu. Durun doğru konuşmadım, bir Melih var, biri daha var, biri daha var. Melih Cevdet Anday sarışın mı ki?! Bir de esmer olsaydı!… Ben, hep esmer kızlara tutuldum, hiçbir aşkım karşılık görmedi; sonunda bir sarışınla evlendim. O da esmere çaldı. Ben, neden esmerlere dayanıksızım? Çünkü anam esmerdi, hem de kendi genç ben çocukken… (Anamın öldüğünü ben diyemem. Ben hiçbir sevdiğimin öldüğünü diyemem. Hiçbiri ölmezler ki!)

Cemal, esmerliğine esmerdir ama ben Cemal’le beraberken, hep “ay aydın” olurum. Cemal buralarda yoksa, Cemal ıraklardaysa bilin ki gün güneş eskileri değildir. Cemal’den mısralar okurum, A! Her şey eskisi gibi, Cemal’li güzel.

Ben, hep Cemal’den mısralar okurum. Yalnızlığımda, hüznümde Cemal’dir elini uzatan bana, “Üvercinka” çıkalı beri Cemal’dir, en çok odur. Kimi içimden, kimi yüksek sesle şunları ben yazmak isterdim derim, kıskanırım Cemal’i. Bunu bilir Cemal. Yakınlarımda bilir. Ben, “Üvercinka” çıkalı beri hiçbir kitabı sevemedim, o kadar sevemedim, kendimi bırakmadım. Siz Cemal’i sevmiyor musunuz? Öyleyse siz hiç kimseyi sevmiyorsunuz. Siz “Üvercinka”yı sevmiyor musunuz? Öyleyse hiçbir kitabı sevmiyorsunuz. Siz şiiri sevmiyorsunuz. Bir elmayı ortadan ikiye böldüler, yarasını ona yarısını bana verdiler. Cemalsizbu  elmanın tadı mı olur? Ben, yarım elmamı İlhansız ısırdığım için üzüntülüyüm, Cemal de öyledir. Yalnız İlhan mı? Başaran, Sabahattin! 1943’lerde gece yarıları sokaklarda şiir tartışıyoruz. Şimdi Cemal’le tartışıyoruz. Sen de haklıymışsın Sabahattin, Cemal de haklı, ama ben de haksız değilim. Merhaba Sabahattin! Seni tanımasaydım sokakları, bu kadar sever miydim?

Cemal’e ben derim ki: “Sen futbol oynasaydın yıldız olurdun, Lefter gibi oldurdun, hep bir takımada kalırdın, takımından ayrılmazdın dünyayı verseler. Cemal, sen futbol oynasaydın kaleci olmazdın, bek olmazdın, olsan olsansantrafor olurdun Cemal. Ama çalım yapardın, güzel de yapardın, çok değil, ama yapardın. Kimi topu ayağından çok açtığın da olurdu, topu kaptırdığın da. İşte burada senden ayrılıyorum; ben topu ayağımda senin kadar tutmam. Ya pas veririm, ya da kaleye yollarım. Kim bilir belki de çalım yapmasını beceremediğimden bu. Biliyorum biliyorum, sen çoğunu atlatıyorsun, karşı oyuncuları deli ediyorsun, seyirciler seni alkışlara boğuyorlar, ama topu kaptırınca!… Biliyorum sen iki takımı tutanlar tarafından da beğeniliyorsun, top sendeyken bütün stad sana hayran, ama topu kaptırınca!… Ben, Cemal’e böyle derim. Kimselere demediğimi Cemal’e derim.

Cemal bana “Gözlerimden önce sen…” der, bilseniz nasıl üzülürüm. “Böyle şeyler söyleme bana Cemal” derim, “gözlerin sana lazım. Gözlerin gülsünler yeter. Bana yeter de artar bile!”.

Cemal, evli değil, ben evliyim. Cemal bana “Baldızınız olsaydı, senin baldızın olsaydı onunla hemen evlenirdim” der. Ben baldızım olmadığı için yakınırım. Baldızım var, ama evli. Yok yani. Bizi ayrı düşünmeyin, sakın düşünmeyin, etle tırnak gibi düşünün. Cemal, şimdi burdaydı, yanımdaydı, bakındım yok. Bugün onsuz ne yaparım ben? Üzüldüğüm şeye bakın, Cemal ne Nazilli, ne Söke’de, İstanbul’da Cemal. İstanbul, sevgili İstanbul!… Hava da günlük güneşlik… Cemal’in penceresine gidin durun İstanbul’un ak bulutları… Varın benden önce.

Cemal’in Yüzü Bir Memlekettir.

Arif Damar

“Mavisini Dağıtan Uslu Çiçek”

Arif Damar’ın eski bir şiirini hiç unutmam. Hangi dergide çıkmıştı bilmiyorum. Mısralarının sonları hep “tehlikededir” diye biten bir şiir. Saksıdaki çiçek tehlikededir. Çoluğumuz çocuğumuz tehlikededir diye uzayıp gidiyordu. İnsanın insan olarak onurunu savunan, yiğit şiirlerin en güzellerinden biriydi. Çok sevmiştim. Arif Damar o şiiri yazdığı zamanlar şiiri hümanizma için sadece bir araç olarak görüyordu. Bu yaz çıkardığı “İstanbul Bulutu” kitabındaysa daha çok şiire yönelmiş. Artık bu kez hümanizma, şiirin içinde genel bir davranış, bir fon olmuş. Hiç yoksa şiirin ayırıcı niteliği uğruna ufak pragmalardan bir vazgeçişi var Arif Damar’ın. Kâğıtları duttan çıkmaz mürekkeple mühürlemek yerine, içten filigranlamayı seçmiş başarmış ki; güzel.

Kendi ne derse desin, Dost dergisinde A.D. sadıyla ne yazarsa yazsın Arif Damar “İstanbul Bulutu”nda İkinci Yeni’nin etkisini yaşamış ve şiirini kelime açısından yeni bir hallaçlamaya girmiştir. Abu etkiyi olumlu yönde kullandığını görüyoruz. Kelimeyle gereksiz grafikler çizen birçok genç şairlerin aksine, onda kelime mısra içinde en somutlayıcı en elektrikli konumunu alabiliyor. Bu biraz da şiirinin hemen ötesinde duran dünya görüşünden, yine de genel planda bir determinizm içinde kelimelerin onunla ilgilendirilmesinden doğuyor olabilir. Ama ne ki bu dıştan değil de, demin yukarıda demek istediğim gibi içten oluyor. Bazen şiirin hikayesinden değil, kelimelerin bağlantısından hümanist çağrışımlar yaratabiliyor Arif Damar. Bu yönden usta bir davranışı var, sağlamca bir işçiliği var. Ancak kimi zaman kolay simetrilere dadandığı da görülmüyor değil, içinde “Afrika” lafı geçen şiir böyle. İri bir anekdottan başka ne var bu şiirde. Ama “Yol Yorgunu” şiirinde hem anekdot hem de başka bir şey var. Cocteau’nun açıklanamaz dediği şey. “Selamım kana boyandı” mısraıyla biten şiirde ise bu kez anekdot yok, o başka bir şey var sadece. Üç türlü şiir yazıyor Arif Damar. Zaten şiir üç türlü yazılır.

Osman Mazlum (Cemal Süreya)   

Kitap Alan Yerler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

×